Türkçe / C1
Mermer Tezgâh
Cabi Efendi'nin okuyup yazması vardı; ne var ki bu yeteneğini kullanmayı gereksiz sayardı. Ona göre kitaplar, gerçeğin üstüne yığılmış süslü kerpiçlerden başka bir şey değildi. İnsanı asıl aydınlatacak olan, durmadan değişen hayattı. Elli yıldır dolaşıp bitiremediği İstanbul'u milyonlarca sayfalık bir kitaba, sokakta karşılaştığı her insanı da ayrı bir dünyaya benzetirdi. Sabahları erkenden dışarı çıkar, gözlem yapar, rastladığı insanlara öğütler verirdi.
Bir bahar sabahı Üsküdar'a giderken vapurdan Kız Kulesi'ni gördü. Bunca yıldır İstanbul'da gezmesine rağmen oraya hiç gitmemişti. Kuleyi kimin, neden denizin ortasına yaptığını araştırmaya karar verdi. Fakat karaya çıktıktan sonra gördüğü bir marangoz dükkânı, bu planı şimdilik unutturdu.
Usta, beyaz mermer bir tezgâhta, elindeki keserle tahtaları işliyordu. Keser, ahşabı yontmakta kullanılan keskin bir el aletiydi. Cabi Efendi, aletin yanlışlıkla mermere çarpması hâlinde hem tezgâhın hem de keserin zarar göreceğini düşündü. Önce dükkânın eski bir yiyecek satıcısından kalmış olabileceğini varsaydı. Ancak marangoz, dükkânı kendisinin yaptırdığını, mermer tezgâhı da kendisinin koydurduğunu söyledi.
Yirmi yıllık ustaydı; on beş yıldır bu mermer üzerinde çalışıyor, bir defacık bile yanlış vurmuyordu. Cabi Efendi gözlüğünü takıp yüzeyi dikkatle inceledi. Gerçekten en hafif bir çizik bile yoktu. Usta bu kusursuzluğu elinin becerisine bağlayınca Cabi Efendi itiraz etti: Sebep maharet değil, düşüncesizlikti! Ona göre bir insanın zihnini başka bir mesele meşgul etse aynı dikkati sürdürmesi mümkün olmazdı.
Marangoz kaşlarını çattı, aletini bıraktı ve bu yabancıya işine gitmesini söyledi. Cabi Efendi öfkeyle dükkândan çıktı. Bulduğu açıklamayı olayın içindeki kişiye de kabul ettirmeden rahat edemezdi. Kapıdan, ‘Yarın tezgâhını kıracaksın!’ diye seslendikten sonra çevredeki dükkânları dolaştı. Ustanın adının Ali olduğunu, yeni evlendiğini ve nerede oturduğunu öğrendi. Komşularının hepsi onun hünerinden övgüyle söz ediyordu.
Cabi Efendi planını tamamlayınca kasaptan kesilmiş bir kuzu satın aldı. Bir fırında kızartılmasını istedi; büyük bir toprak kap aldırıp iki saat pişmesini bekledi. Ardından bir hamala kabı taşıttı, kendisi önden yürüyerek Ali Usta'nın evine gitti. Kapıdaki kadına kuzuyu kocasının gönderdiğini söyledi. Kadın yemeği içeri aldı, kapıyı hızla kapattı. Cabi Efendi, ertesi sabah ne olacağını görmek için karşı yakaya dönmeyip Üsküdar'da bir odada geceledi.
Ali Usta akşam sofraya oturduğunda kuzuyu görünce şaşırdı. Eşi, yemeği onun gönderdiğinde ısrar ediyordu. Ali inkâr ettikçe kadın öfkeleniyor, kendisini hırsızlıkla veya bir sevgiliden yemek almakla mı suçladığını soruyordu. Usta, kuzuyu getiren adamın görünüşünü ve sesini öğrenmeye çalıştı. Eşi ise yabancı bir erkeğe bakmayacağını, sesini de işitmediğini ileri sürdü. Böylece eline işe yarar bir bilgi geçmedi.
Kavga yüzünden Ali Usta ne kuzudan ne de başka bir yemekten yiyebildi. Kuzuyu kimin göndermiş olabileceği zihnini öylesine kurcalıyordu ki gece boyunca uyuyamadı. Hatta bunun evini dağıtmak için yapılmış bir büyü olup olmadığını bile düşündü. Eşi hâlâ onu unutkanlıkla suçluyordu.
Sabah erkenden dükkânını açtı. Aklı fikri gizemli kuzudaydı; bir köşede kendisini gözetleyen Cabi Efendi'yi görmedi. Dünden kalan işini tezgâha koyup keseri indirdiğinde mermerden el kadar bir parça koparak yere düştü. O anda kapıdan Cabi Efendi'nin sesi geldi:
‘Geçmiş olsun usta! Hani sanatının eriydin?’
Ali Usta cevap veremedi. Sararmış, dudakları titremeye başlamıştı. Cabi Efendi onun hâline acıdı ve kuzuyu kendisinin gönderdiğini açıkladı.
‘Seni biraz düşündürmek için’, dedi.
Sonra insanın düşünen bir varlık olduğunu, dalgınlıkla dikkatini kaybedebileceğini uzun uzun anlattı. Ona göre yanılmaz bir dikkat ancak düşüncesiz varlıklarda bulunabilirdi. Çıkarken de ustaya mermeri kaldırıp yerine ahşap bir tezgâh koymasını söyledi.
Bir saat sonra Harem iskelesinden bir kayığa biniyordu. Şimdi Kız Kulesi'nin deniz ortasına yapılmasının asıl sebebini bulacaktı. O sabah bir ‘cahile’ dikkatin gerçeğini öğrettiğine inanmanın memnuniyeti içindeydi.
English summary · includes the ending
Cabi likes studying life and advising other people. In Üsküdar, he finds a carpenter working on a marble bench. The man, Ali, says he has used it for fifteen years without making a mistake.
Cabi says this perfect attention comes from having nothing else to think about. Ali angrily sends him away. Cabi then learns where Ali lives, has a lamb roasted and delivers it to Ali’s wife, claiming her husband sent it.
That evening, Ali denies sending the meal. His wife insists he has forgotten. They argue, and she gives no useful information about the messenger. Unable to solve the mystery, Ali cannot eat or sleep.
Next morning, still distracted, he strikes the marble and breaks off a piece. Cabi reveals his trick, explains his ideas about thought and attention, and tells Ali to use wood instead. He leaves pleased with the lesson he believes he has taught.
Adapted for Lejrbål from the credited source.
Read the source